SOLUNUM SİSTEMİ ORGANLARI ve ÖNEMLİ HASTALIKLARI

  

Bilindiği üzere İnsan ( Homo sapiens ) , Omurgalılardan) ( Vertebrata) , Mammalia (Memeliler) sınıfının en üstün yaratığıdır. İnsan da tıpkı diğer memeliler gibi Akciğerleri (Pulmones)  aracılığıyla  havadaki Oksijeni alarak  ihtiyacı olab Oksijeni  organ ve dokularına taşıyarak Solunumu (Respiratoria) yı gerçekleştirir.

      İnsan da , hayatını sürdürebilmesi için ;  diğer canlılar gibi  havada bulunanan Oksijeni Solunum Sitemi aracılığı ile Akciğerlerine alarak (nefes alma : inspration),kana karışmasını , organ ve dokuların temiz kanla ( oksijence zengin kanla) beslenmesini sağlayarak ve organ ve dokularda bulunan Karbondioksitin  de kandan alınarak dışarı çıkarılmasını ( nefes verme : expritation)yerine getirerek Solunum işlemini gerçekleştirir. Bu  solunum olayı esas plarak Akciğerlerde gerçekleşir. Solunumun asıl yapıldığı yerolan Akciğerlere kadar temiz havanın gitmesi için solunum yolu adını verdiğimiz organ ve oluşumlardan geçmesi gereklidir. Şimdi bunlara kısaca bir göz atacak olursak ;

      Solunum  burun boşluğu (cavum nasi) ve ağız boşluğundan (cavum oris)  başlar.

      1-BURUN (NASUS) : İnsanda Solunum sistemi burunla başlar . Burun Os  nasale adını verdiğimiz kemik iskeleti olan burun kemiğine sarılmış  , ortadan kıkırdak yapılı septum nasi adını verdiğimiz bir bölmeyle ikiye ayrılmış ve her iki bölmede yer alan , burun yolları adını verdiğimiz 3  Meatus  Nasi ( Burun yolları ) ile oluşmuş bunların arkasında Konka adını verdiğimiz boynuzcuk şeklinde Burun boşluğu arka açıklığından havayı alarak ( inspration : Nefes alma ) , aldığı bu temiz havayı burnun yapısında bulunan  kıllar ( burun kılları ) ve Mukuslu yüzey ve bu Mukuslu yüzeye yakın kapillar (kılcal) damarlar yardımıyla mikroplardan , tozlardan , pisliklerden
temizler . havayı  gereğine göre ısıtır ve nemlendirerek solunun yolundan akciğerlere doğru ilerlemesine ilk adımı atmış olur. – İçerisinde bulunan kıllar ile solunum havasının temizlenmesini sağlar.Burun ayrıca  koku alma duyumuzun da bir organıdır. Burun yolu ile alınan kokular sinirler yoluyla beyinde 1. kafa çifti olan Nervus olfactorius’un soğanına yani  fila olfactoria da bulşunan koku alma soğanına (Bulbus Olfactorius ) a giderek  kokuları algılamamızı da sağlar. Burun güzel kokulu çiçeklerin  ya da güzel kokulu bir yemeğin kokusunu  algılamamızın yanında çok çok önemli bir organımızdır. Kısacası Burun  , hem koku alma organımız  hem de solunum yollarınımızın başlangıcı olarak büyük önem taşımaktadır. İki bölümden oluşan burnun içinde Cilia (Siliya ) adını verdiğimiz tüycükler ve Mukus (sümük) adı verilen bir salgı vardır. Hava burundan içeri girdiğinde bunlarla karşılaşır ve hemen analize tabi tutulur. Havadaki moleküller ayrıştırılarak incelenir ve beyne iletilerek kokunun ne olduğu belirlenir ve ona göre tepki verilir. Bu işlemlerin hepsi sadece 20 – 25 saniye gibi çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşir. 
Burnun içinde Aerodinamik açıdan da kusursuz bir tasarım söz konusudur. Hava içeri girdiğinde doğrudan nefes borusuna gitmez. Burun, adeta bir klima gibi çok özel filtre sistemiyle dışarıdan gelen kirli, sıcak, soğuk ya da nemli havayı akciğerler için hazır hale getirir. Burundaki özel kıvrımlı yapı sayesinde hava burada bir tur dönüş yapar. Böylece burun çeperinde bulunan tüycüklere ve damar ağına daha fazla temas etmiş olur. İşte bu kıvrımlı sistem sayesinde burun günde 15 m3 havayı süzer, temizler, nemlendirir ve ısıtır. Bu miktar yaklaşık olarak bir odanın içindeki havaya eşittir. Fakat burada kirli hava denince akla sadece tozlu hava gelmemelidir. Havayla birlikte gelen tozun yanı sıra bakteri, polenler vs. gibi yaklaşık 20 milyar yabancı maddenin vücuda girmesi burundaki özel sistem sayesinde engellenmiş olur. Tozlarını ve her türlü zararlı bakterilerini burundaki klima sisteminde bırakan hava, bu işlemden sonra her burun deliğinde üçer tane bulunan kıvrımlı yapıların üstünden geçer. Burundaki tüycüklere takılan yabancı maddeler bu defa da buradaki mukusun antibakteriyel (bakteri öldürücü) etkisiyle zararsız hale getirilir. Hava bu kıvrımlara çarpınca yön değiştirir ve burun boşluğunun duvarına çarpar. Buraya çarptığında mukus sıvısı içinde tutulur. Solunum havasının yabancı cisimlerden temizlenmesi çok kapsamlı ve çok hassastır. En ufak bir hataya, unutmaya ve atlamaya izin verilmez. Çünkü bir bakterinin ya da zararlı bir cismin akciğer gibi hassas bir organa geçebilmesi, İnsanın sağlığında olumsuz etkiler oluşturabilir. Ancak her şeye rağmen zararlı cisimlerin burundan geçmeyi başarması ihtimaline karşı, ikinci bir koruma mekanizması daha vardır. Şayet burun boşluğunu geçebilen cisimler olursa, bunlar da solunum yollarında tutulurlar. Burnun içinde temizlenen ve ısısı ayarlanan hava Akciğerlerinize gitmek üzere hazırdır. Akciğerlere ulaşmak için takip edilecek yol nefes borusudur.

     2- YUTAK (PHARYNX) : Burun ve ağız boşluğunun yemek borusuna ( Oesaphagus) ve Nefes borusuna (Trachea)  açıldığı bir yol ağzı gibidir. Burun ve ağızdan alınan havanın Nefes borusuna (Trachea) iletilmesini sağlar .

     3- GIRTLAK (LARYNX) : Nefes borusunun (Trachea’nın) genişemiş bölümüdür.Gırtlağın içerisinde ayrıca konuşmamızı sağlayan Vocal Plicalar (ses telleri adını verdiğimiz kıvrımlar ) bulunur.

    4- NEFES BORUSU (TRACHEA) : İlk anda burunda temizlenen hava solunumun bir sonraki aşamasında vücut içinde yol alarak biraz daha aşağılara doğru inecektir. Havanın burundan sonra geçeceği bölge nefes borusudur. Nefes borusu , Yutak ile Akciğer arasında bulunur. Kıkırdak halkalı yapıdadır. Akciğere hava iletimini sağlar. Ağız boşluğunun son kısmında yer alan yutağa Nefes borusu bağlanır. Nefes borusu, Akciğerler ile Atmosfer havası arasındaki bağlantıyı kuran yaklaşık 10-12 cm. uzunluğunda ve 3 cm çapında  olan bu borunun başlangıç bölümüne Gırtlak (Larynx) denir. Gırtlağın içindeki ses telleri epitel uzantılardan meydana gelmiş olup, gerginlikleri kaslarla ayarlandığından çeşitli tonlarda ses çıkartılmasını sağlar. Çok ilginçtir ki klonlama dahil   yani bir birinin aynısı olan iki insanın bile sesleri , parmak izleri ve Corneaları birbirinden tamamen farklıdır.  Nefes borusunun üst ucu 6. boyun omuru hizasındayken , alt ucu da 5. sırt omuru hizasındadır. Vücudun dikey orta hattına yerleşmiş olan nefes borusunun arka yüzü, Yemek borusu ile komşudur. Nefes borusunun üst bölümü, hemen önünde bulunan Tiroit bezi ile komşu iken, üst ucu ile Gırtlağın yapısına katılan ‘Krikoid kıkırdağa’ tutunmuştur. Enine kesiti incelendiğinde nefes borusunun tam yuvarlak bir boru-tüp biçiminde olmayıp, arka yüzünün daha yassı olduğu görülür. Nefes borusu çok hareketli bir organdır. Alt ucu çatallaşarak biri sağ akciğere diğeri de sol akciğere giden iki ayrı dala ayrılır. Sağ akciğere giden dala ‘Sağ ana bronş’, sol akciğere giden dala da ‘Sol ana bronş’ denir. Sağ ana bronş 2.5 cm. uzunluğunda olup soldakine göre daha geniş, kısa ve daha diktir. Bu nedenle yanlışlıkla solunum yollarına solunan yabancı maddeler, daha çok sağ akciğere doğru kaçarlar. Sol ana bronş 5 cm. boyunda olup daha uzun, daha yatık ve daha incedir. Nefes borusunun içini örten mukoza hava ile gelen küçük yabancı cisimlerin dışarıya atılması için, titrek tüylü hücrelerle döşelidir.Bronşlar, nefes borusunun ikiye ayrılmasından doğanlar,nefes borusunun yapısındadırlar,yalnız kıkırdakları daha düzensizdir. Her biri bir Akciğere girer, ’sağ bronş’ daha ince, daha kalın daha kısa daha diktir ; ’sol bronş’ daha ince, daha uzun ve daha yataydır.Bronşlar Akciğerde ince dalcıklara ayrılırlar.Nefes borusunun , düz olan arka yüzü Yemek borusu ile komşudur ve iç yüzü hareketli Cilia’lar (Siliyalar) taşıyan epitel hücreleri ile döşenmiştir. Bu hücrelerin meydana getirdiği epitel tabakası altında salgı bezleri bulunduğu gibi, hücrelerin arasında da salgı yapan Goblet hücreleri bulunur. Bu Goblet hücreleri mukus denilen bir madde çıkarırlar. Mukus hareketli siliyalar üzerinde ince bir tabaka oluşturur. İnce mukus tabakası, hem epitel yüzeyin nemli kalmasını sağlar, hem de solunumla giren havadaki toz ve diğer yabancı maddeleri tutar. Bu tüycükler sürekli olarak Akciğerin ters yönünde yani Ağıza doğru kamçı benzeri bir hareket yaparlar. Bu şekilde tüycüklerin üzerlerine düşen çok daha küçük parçalar boğaz bölgesine doğru ilerlemiş ve Akciğerden uzaklaşmış olur. Boğaz bölgesinde Yemek borusuyla birleşen Nefes borusu, içinde biriken atık parçalarını ve bazı bakterileri yemek borusuna iletir. Boğazda biriken parçalar yutma refleksini başlatır. Böylece atık maddelerin ve Akciğerde hastalık oluşturabilecek bakterilerin tümü yutularak mideye iletilir ve mide asitinde ( ki  PH sı 4- 5 yüksek asitlikte bir HCl  ile ) parçalanıp yok edilir. Sabah uyanıldığında boğazda hissedilen doluluk ve ses değişikliğinin sebebi de gece boyunca nefes borusunun kendini temizleme işlemi sırasında biriken yabancı madde ve bakterilerdir.Kazara nefes borusuna yiyecek ya da nem parçaları kaçsa bile, bunlar da ve öksürük olarak isimlendirilen hava patlaması ile çıkartılır. Bir öksürüğün hava itmesi saatte  960 km ye kadar çıkabilmektedir. Öksürürken ve Hapşururken kesinlikle öksürük yada hapşuruk engellenmemelidir. Eğer engellenirse çok yükselecek Kafa içi Basıncı geriye dönüşü olmayan çok önemli olaylara (ki felç hatta  ölüme kadar gidebilen ) neden olmaktadır.

  Nefes borusunun yapısında epitel tabakasından sonra kıkırdak doku tabakası bulunur. Kıkırdak doku, soluk borusunun duvarlarının birbirine yapışmasını önleyecek şekilde bir gerginlik sağlar. Yemek borusuna bakan yüzeyde kıkırdak yoktur. Soluk borusu arkada dördüncü sırt omuru hizasında iki kola ayrılır. Bu kollara bronş adı verilir. Bronşların herbiri akciğere girdikten sonra binlerce ince borucuğa ayrılır. Bunlara bronşçuk adı verilir. Bronşçukların uçlarında hava keseleri (alveol) bulunur. Alveoller çok ince, tek sıra epitel hücrelerden oluşmuş

olup dışları  kapillar (kılcal) damarlar ile donatılmıştır.

     Nefes borusu Gırtlaktan Akciğerlere kadar uzanan yaklaşık 30 cm uzunluğunda bir borudur. Bu boru her an açık olmak zorundadır. Aksi takdirde havanın Akciğerlere iletimi durur ve İnsan boğularak ölür. Boyun gibi hareketli bir bölgeden geçen ve kıkırdak ve kaslardan yapılmış olan bu esnek borunun sürekli açık kalmasını sağlamak gerçekte oldukça zordur. Ancak nefes borusunun mükemmel tasarımı sayesinde bu zorluk ortadan kalkmıştır. Nefes borusu C harfi şeklinde kıkırdaklarla desteklenmiştir.

       İşte bu kıkırdaklar nefes borusunun kapanmasını engeller.
Bu karmaşık sistemin herhangi bir parçasının eksikliği vücutta onarılması zor hasarlar oluşmasına neden olur. Örneğin genetik bir hastalık olan KARTAGENER Sendromunda, Solunum sisteminin tüm elemanları eksiksiz var olmalarına rağmen Nefes borusunu örten tüycüklerin hareket etme özellikleri yoktur. Bu eksiklikle doğan bebeklerin çok büyük bir bölümü sık sık tekrarlayan Akciğer Enfeksiyonları nedeniyle daha çocukluğa

Ulaşamadan yaşamlarını  kaybetmektedirler.

        5-AKCİĞERLER (PULMONES : Solunum sisteminde gaz değişiminin yapıldığı organdır. Cavum Thoracis (Göğüs boşluğu) içinde yer alır. Kalple birlikte göğüs boşluğunu doldurur. Sağda 3 solda 2 olmak üzere 5 lobtan oluşur. Sol akciğerin küçük olmasının nedeni, kalbin buraya yakın oluşudur. Göğüs ve karın boşluğunu ayıran Diyafragma denilen zarın üzerindedir. Akciğerlerin yapısı süngere benzer. Hacmi büyüyüp küçülebilir. Rengi açık pembedir. Akciğerlerin üzeri Plevra denilen çift katlı bir zarla çevrilidir. Damar,Sinir ve Bronşların Akciğere girdiği yerde Plevra zarı yoktur. Bu zarların arasında sıvı bulunur. Bu iki zarın iç ve dış yaprakları arasındaki boşluklarda az miktarda lenf sıvısı ve hava bulunur. Bronşlar akciğerlerin içinde bronşcuklarla devam eder. Bronşcukların ucunda üzüm salkımına benzeyen alveol denilen

 
hava keseleri bulunur. Alveoller kılcal kan damarları ile çevrilidir. Oksijen ve karbondioksit değişimi alveollerde gerçekleşir. Alveole giren havadaki oksijen kılcal kan damarlarına geçer. Kirli kandaki karbondioksit de yine alveollerde tutularak dışarı verilir. Buna hücre dışı solunum denir.Akciğerde bulunan hava kesecikleri (alveol) ile bunun etrafını saran kılcal damarlar arasında oksijen ve karbondioksit

geçişi olur. Akciğerlerin çok önemli olan iki görevi vardır.
A- Dışarıdaki havayı alıp (nefes alma , inspirasyon) , hava içindeki oksijenin alveollerin etrafındaki kılcal kan damarlarına geçmesini sağlamak.
B- Organlardan kirli kanla gelen karbondioksidi alveollere alıp

dışarı atılmasını sağlamaktır.(nefes verme,ekspiration) sağlamaktır.

     Diyafragma ve Göğüs Kasları :D iyafragma kası, göğüs boşluğuyla karın boşluğunu birbirinden ayırır. Göğüs boşluğunun alt kısmını kaplayan yassı bir kastır. Aşağı-yukarı kasılıp gevşeyerek göğüs boşluğunun hacmini değiştirir. Bu nedenle Akciğerlere hava giriş-çıkışı kolaylaşır. Ayrıca Göğüs kasları kasılıp gevşeyerek Kaburgaların açılıp kapanmasını ve Akciğerlere havanın girip çıkmasını sağlarlar.
Diyafragma aşağıya doğru çekilip, göğüs kasları kasıldığında kaburgalarımız yukarı kalkacağından, göğüs boşluğunun hacmi genişler. Akciğerlere hava dolar, nefes alırız. Diyafragma yukarı doğru şişkin ; kaburgalanmızı hareket ettiren kaslar gevşek iken göğsümüzün hacmi küçülür. Bu durumda dışarıya hava verilir.
Dakikada 16-18 defa soluk alıp veririz. Solunum hızını Omiriliğin  sağındaki solunum merkezi yönetir.

Akciğer , gögüs boşluğunda sağ ve solda olmak üzere iki tanedir. Sağ akciğer, ‘Üst lop’, ‘Orta lop’ ve ‘Alt lop’ olmak üzere üç parçaya ayrılmışken, sol akciğer ‘Üst lop’ ve ‘Alt lop’ olmak üzere iki büyük parçaya bölünmüştür. Gerek sağ ve gerekse sol akciğerdeki ‘Lop’ denilen bu parçaların her biri birbirinden bağımsız akciğer parçaları gibidirler ve her biri kendisine hava taşıyan bir bronşa sahiptir. Bu bronşlar sağda ve solda esas bronşlardan dallanarak ayrılırlar. Sağ üst lopa giden bronşa ‘Sağ üst lop bronşu’ denir. Bu biçimde sağda esas bronştan ayrılan diğer bronşlara da ‘Sağ orta lop bronşu’ ve ‘Sağ alt lop bronşu’ denir. Sol akciğerde de iki lop bulunduğuna göre sol esas bronştan ‘Sol üst lop bronşu’ ve ‘Sol alt lop bronşu* olmak üzere iki bronş ayrılır.

Sağ ve sol akciğerlerdeki loplar ise daha küçük lopçuklara bölünmüşlerdir. Loplara gelen bronşlar her bir lopçuğa gitmek üzere daha küçük dallara bölünürler. Lopçuklara gelen bronşlar bu lopçukların adlarıyla tanınırlar. Her bir lopun bağımsız bir akciğer parçası oluşturduğunu söylemiştik. Birkaç akciğer lopçuğu birleşip bir lop kurduklarına göre ve her lopçuğun da kendi bronşu bulunduğuna göre, her bir akciğer lopçuğu başlı başına özerk bir akciğer parçası biçimindedir. Bu durum cerrahi müdahaleler için büyük bir olanak sağlamıştır. Şöyle ki, yalnız tek bir lopçuğu saran bir akciğer hastalığında, yalnız o lopçuğun çıkartılmasıyla diğer akciğer lopları korunmuş olur.
Özel bronşu ile birlikte her akciğer lopçuğunun ayrı parçacığına ‘Segment’ denir. Akciğerleri oluşturan lop ve bunların bölünmüş oldukları lopçukları aşağıdaki tablo içinde özetliyoruz. Bu lop ve lopçuklara gelen bronşların, lop ve lopçuklarla aynı adı paylaştıklarını

 
SAĞ AKCİĞER

Üst Lop :

1) Tepe Lopçuk
2) Arka Lopçuk
3) Ön Lopçuk

Orta Lop :
4) Dış Lopçuk 
5) İç Lopçuk 

Alt Lop

 
6) Alt tepe Lopçuk
7} İç Bazal Lopçuk
8 ) Ön Bazal Lopçuk
9) Dış Bazal Lopçuk
10)Arka Bazal Lopçuk
SOL AKCİĞER

Üst Lop ;
l}Arka-Tepe Lopçuk
2) Ön Lopçuk

3) Üst Lingular Lopçuk
4) Alt Lingular Lopçuk
 
Alt Lop :
5) Alt Tepe Lopçuk
6) İç Bazal Lopçuk
7) İç-Ön Bazal Lopçuk
8 ) Dış Bazal LKopçuk 

9) Arka Bazal Lopçuk

İç boşluğunun çapı yaklaşık olarak 12 mm. olan nefes borusu, kendisinden kaynaklanan iki esas bronş aracılığı ile akciğerlere gereken havayı iletir. Esas bronşların akciğerlere girdiği bölgeye ’’ Akciğer Hilus ’’u denir.
 
AKCİĞERLERİN YAPISI:

        Akciğerler çok sayıda hava keseciğinin belli bir düzen içinde birbirleriyle birleşmesiyle kurulmuş bir organdır. “Alveol” denilen bu keseciklerin sayısı erişkin bir insanda 300 milyon kadardır. Bu 300 milyon hava keseceği yani alveol, akciğerlere gelen kanın temizlenmesi, yani karbondioksitten temizlenip oksijen yönünden zenginleşmesi için yaklaşık olarak 70 – 100 metre karelik bir alan, bir havalandırma yüzeyi oluştururlar. Her bir hava keseciğinin çapı 200 – 300 mikron kadardır. Anımsanacağı gibi nefes borusu önce esas bronşa ayrılmaktadır. Daha sonra her esas bronş Akciğer loplarına giden dallara, bu dallar da akciğer loplarını kuran lopçuklara giden dallara bölünmektedir. Bu bölünmeleri şöyle sıralayabiliriz. Birinci bölünmede nefes borusundan esas bronşlar ayrılır. İkinci bölünmede esas bronşlardan loplara gidenbronşlarayrılır. Bunlara ‘İkincil bronşlar’ diyelim. İkincil bronşlardan da üçüncü bir bölünme ile lopçuklara giden ‘Üçüncül bronşlar’ ayrılırlar. Üçüncül bronşlar bundan sonra lopçuklara girerler “Bronşiol” [bronşçuk) adını alırlar. Esas bronşlarda, ikincil bronşlarda ve üçüncül bronşlarda kıkırdak bulunur. Fakat üçüncül bronşların lopçuklar içindeki uzantısı olan bronşiollerin yapısında artık kıkırdak dokusu bulunmaz.

Bronşioller hava keseciklerine ulaşmak için daha ileri bölünmelere uğrarlar. Bu bölünmeler sırasında gitgide incelmekte olan şu yapılar sırayla ortaya çıkarlar. ‘Terminal bronşiol’, ‘Respiratuar bronşiol’, ‘Terminal respiratuar bronşiol’ ve ‘Hava borucuğu’. Hava borucukları birkaç hava kesesine açılırlar. Hava keselerine çok sayıda ‘Hava keseciği’, yani alveol açılır. Bazı hava kesecikleri hava borucuklarına ve terminal respiratuar bronşiollere de açılırlar. Buraya kadar anlattıklarımıza dayanarak akciğerleri büyük bir çınar ağacına benzetebiliriz. Bu çınar ağacının her bir yaprağı akciğerin her bir hava keseciğine eşittir. Çınar ağacı yaprakları aracılığıyla, insan organizması da akciğerlerindeki hava kesecikleriyle Solunum yapar. Ağacın gövdesini nefes borusuna benzetebiliriz. Gövdeden ayrılan büyük dalları ve bunlardan ayrılan çok sayıdaki daha ince dalları bronşlara, bronşiollere ve daha küçük hava iletim kanalcıklarına benzetebiliriz.

HAVA KESECİKLERİNİN MİKROSKOBİK YAPISI: Hava kesecikleri aslında birbirlerinden ince. duvarcıklarla ayrılan hava boşluklarıdır. Hava kesecikleri arasındaki bu duvarcıklara

’Alveoller arası septum’  ya da ’Alveol septumları’ denilmektedir. Alveol septumlarının İçinde çok yaygın bir kılcal  damar ağı bulunur. Hava keseciklerinin duvarları içindeki kılcal damar ağına gelen oksijenden fakir karbondioksitten zengin kan taşıdığı karbondioksiti hava keseciği içine verip, yerine kesecik içindeki oksijeni alır ve böylece temizlenmiş olur. Alveol septumlarının içinde bu yaygın kılcal damar ağı, dışarıdan bağ dokusuyla sarılmıştır. Alveol septumlarının hava keseciğinin iç boşluğuna bakan yüzeyleri “Alveol epiteli” denilen epitel hücreleriyle örtülmüşlerdir. Başlıca iki eşit alveol epitel hücresi bulunur. ’’ Tip I alveol epitel hücresi ” denilen hücreler birbirlerine sıkıca tutunmuşlardır. ’’ Tip II alveol epitel hücresi” denilen hücreler   ’’ Sürfaktan ” adlı bir madde salgılarlar. Kimyasal olarak Fosfolipid  yapısında olan bu madde, hava keseciklerinin yüzey gerilimlerini kontrol eder ve onların sönmesine engel olur. Bazı yeni doğan çocuklarda bu madde yeteri kadar bulunmaz ve ’’ Hiyalin membran hastalığı ” (Respiratory Distress Syndrome) denilen hastalığa neden olur. Bu çocuklar solunum  güçlüğü çekerler ve bazıları bu nedenle yaşamlarım yitirir. Hava keseciklerinin iç yüzünde “Alveol fagositleri” denilen hücreler de bulunur. Bu hücreler kanın ve bağ dokusunun makrofaj hücrelerinin akciğerlerde bulunan çeşitleridir. Diğer makrofaj lar gibi bu hücreler de, yani “Alveol fagositleri” de mikropları, yabancı veya ölü hücre artıklarını yutarlar. Onları bir yandan sindirirken, diğer yandan da lenf bezlerine taşırlar. Bu hücrelerin önemini şu örnekle vurgulayalım. Özellikle kentlerdeki kirli havada yaşamak şanssızlığına uğrayan kişiler, her nefes alışlarında Akciğerlerinin derinliklerine kadar soludukları kirli havada bulunan tozların hava keseciklerine kadar ulaşmış olanlarını alveol fagositler yutarak Akciğerlerden uzaklaştırırlar. Öyle ki bu hücreler olmazsa Akciğerler solunum yapma olanağını kaybedecektir. Bu da gitgide ağırlaşarak bir solunum güçlüğü biçiminde yaklaşan Ölüm  demektir.

Özellikle sol kalp  yetmezliğinde, Akciğerlerde bir kan göllenmesi olayı gelişir. Akciğerlerde göllenen kanın özellikle eritrositleri , alveol septumlarındaki kılcal damarlardan dışarı çıkarlar. Akciğerin alveol fagositleri bu hücreleri yutarlar. Eritrositleri yutmuş olduklarından alveol fagositleri kırmızı bir renk alırlar. Bu hücrelerin bir bölümü daha sonra Balgam atılır.Renkleri kırmızı olduğu için de balgama kırmızı lekeli bir görünüm verirler. Eritrositleri yutmuş olan bu alveol fagositlerine “Kalp yetmezliği hücreleri” denilmektedir.
 
NEFES ALIP VERME MEKANİZMASI : 
Göğüs boşluğu ve akciğerlerin genişleyip daralmasına dayanır.bu mekanizmada diyafragma ve göğüs kasları da görev alır.
İnsan vücudundaki hücrelerin her birinin sürekli olarak oksijene ihtiyacı vardır. Örneğin şu anda sayfayı okuyabilmeniz, gözünüzün retina tabakasındaki milyonlarca hücrenin hiç durmaksızın oksijenle beslenmesi sayesinde mümkün olmaktadır. Bunun gibi, vücuttaki tüm kasların, bu kasları oluşturan hücrelerin, karbon bileşiklerini “yakarak”, yani bunları oksijenle reaksiyona sokarak enerji elde etmeleri gerekir. Her nefes aldığınızda vücudunuza 100 trilyona yakın hava molekülü girer. Bunun yaklaşık %21′i yani 21 trilyonu, oksijen molekülüdür. Solunum sistemi yoluyla vücudunuza giren ve kan dolaşımına yüklenen bu moleküller, yine kan yoluyla vücudun en derin noktalarına kadar ulaştırılır. Ve burada bulunan karbondioksit molekülleriyle yer değiştirir. Biz sadece nefes aldığımızı zannederken, gerçekte bu sırada vücudumuzun derinliklerinde hiç durmadan oksijen, karbondioksit ve su alış-verişi gerçekleşir.
Nefes alırken, diyafragma kası kasılır ve kaburgalar arası açılarak hacim artar, göğüs iç basıncı düşer ve içeriye hava girer. Bu esnada göğüs boşluğu genişlemiştir. Nefes verirken; diyafragma kası gevşer, kaburgalar birbirine yaklaşarak hacim azalır, göğüs iç basıncı artar ve dışarıya hava verilir. Bu

esnada göğüs boşluğu daralmıştır.

     Solunum hızı kandaki CO2 miktarına göre düzenlenir. CO2 artışı  soluk alıp vermeyi hızlandırır.Çünkü CO2 kanın pH sını  düşürür ve ortam

asit hale gelir . Bu da beyni uyarır. Nefes alış verişinin hızı ve şiddeti Omurilik soğanındaki (Medulla oblongata) sinirler tarafından denetlenir.

     Nefes Alma : Akciğerlere hava dolmasıdır. Sırasında göğüs boşluğu ve akciğerler genişler. Diyafragma kasılarak düzleşir.Göğüs boşluğu öne doğru genişler. Böylece akciğerlerde genişleyerek içindeki hava basıncı düşerve dışarıdaki hava Akciğerlere dolar.Kaburgalar arasındaki kaslar kasılır. Diyafragma kası kasılır ve diyafragma kası düzleşir. Göğüs boşluğu genişler , göğüs boşluğunun hacmi artar ve Akciğerler genişler.Akciğerlerdeki hava basıncı (İç Basınç ) düşer.Oksijen alveollere kadar gelir. Oksijence zengin olan hava Akciğere dolar  ve Oksijen kana , Karbondioksit de  hava keseciklerine geçer. 
 
           Nefes Verme: Akciğerlerdeki havanın dışarı verilmesidir. Nefes verme sırasında diyafragma kası gevşeyerek kubbeleşir ve göğüs boşluğu daralır.Göğüs boşluğunun daralması Akciğerleri sıkıştırarak içindeki havanın dışarı çıkmasını sağlar. Nefes verme , Nefes almaya göre daha pasiftir.
Göğüs ve diyafragma kasları gevşer, Kaburgalar arası kaslar gevşer. Göğüs boşluğunun hacmi azalır.Göğüs boşluğu daralır. Akciğerler küçülür , İç basınç artar ve kirli hava dışarı atılır. 
SOLUNUM GAZLARININ TAŞINMASI  : 
          Kanın en önemli özelliklerinden biri; CO2 ve O2 taşıma kapasitesinin

Çok yüksek olmasıdır. Taşıyıcı Pigmentler Kana yüksek oranda O2 ve CO2 taşıma kapasitesi sağlar. Hemoglobin bunların en önemlisidir. Hemoglobin O2 ve CO2 ile tepkimeye girerek kanı O2 korumasında rol oynar.Deniz seviyesinde havadaki O2 miktarı yüksektir. Dolayısıyla buralarda yaşayan insanların kanlarındaki hemoglobin çok büyük oranda Oksijenle birleşir.

     Yükseklere çıkıldıkça O2 oranı azalacağından hemoglobinin tutacağı O2 miktarı da düşer. Bu nedenle yükseklere çıkanlarda özel O2 tüpleri bulunur.
 
OKSİJENİN TAŞINMASI : Hayvanların kanında O2 taşıyıcı solunum pigmentleri bulunur. Pigmentleri şu şekilde sıralayabiliriz: Hemoglobin , Hemosiyanin , Klorokruorin ,Hemoeritrin , Oksijen kanda oksihemepglobin halinde taşınır. Çok az bir kısmı kan plazmasında çözünmüş olarak taşınır. (% 2 kadar). Akciğerlerde kana geçen O2, alyuvarlardaki hemoglobinle birleşip Oksihemoglobini oluşturur.  Hemoglobin  + Oksijen  : HBO2 ( Oksihemoglobin) , dokuların kapillar damarlarında (kılcallarında ) hemoglobinden ayrılıp doku sıvısına , oradan da Difüzyonla hücrelere geçer. Oksijen alveollerden Akciğer kapillarlarine girer , Kan plazmasından Eritrositlere geçerek Hemoglobinle birleşip Oksihemoglobini oluşturur.(HB +O2  : HbO2 ) , Akciğerlerden kalbe dönen kan kalbin pomplamasıyla dokulara gönderilir. Dokularda Oksihemoglobin az O2 li bir çevreyle karşılaşınca O2  , hemoglobinden ayrılır ( HbO2  : Hb + O2) . Serbest kalan O2 Diffüzyonla doku hücrelerine geçer.

 
KARBONDİOKSİTİN TAŞINMASI : Hücrelerde oluşan CO2, doku sıvısına geçip difüzyonla kılcal damarlara geçer. Normal olarak CO2, kanda çok az erir ve az bir kısmı kan plazması ile taşınır. Büyük bir kısmı ise alyuvarlara girer. Alyuvarlarda Karbonik Anhidraz Enziminin Katalizlemesi sonucu CO2, su ile birleşerek karbonik asiti oluşturur.
Karbonik asit (H2CO3), iyonlaşarak H + ve HCO3 – (bikarbonat) iyonu meydana getirir. H + iyonu Eritrositlerde Hemoglobinle, birleşerek HCO3 İyonları ise Plazmada taşınarak Akciğer kapillarlarına(kılcallarına )getirilir.

Karbonik Anhidraz Enzimi  , Akciğer kılcallarında  HCO3 iyonları tekrar Eritrositlere girerek H + İyonları ile birleşir ve H2CO3 ( Karbonik Asit ) oluşturur. 
        Yine karbonik anhidraz enziminin etkisiyle, karbonik asit, H2O ve CO2 e ayrışır. Böylece serbest kalan CO2 difüzyonla önce plazmaya, oradan da akciğer alveollerine geçer ve soluk verme ile dışarı atılır.
        Hücre solunumu ile oluşan CO2 difüzyonla hücreler arası boşluklara

Buradan da doku kılcallarına geçer. CO2 ‘nin büyük kısmı Eritrositlere gelip burada Karbonik Anhidrazın  katalizözlüğünde sı ile birleşerek Karbonik Asit oluşur. Karbonik Asit (H2CO3 ) iyonlaşarak H + ve HCO3 -  iyonu oluşturur. H + , Eritrosiştlerde  Hemoglobinle HCO3 -   ise plazmada  taşınarak Akciğer kılcallarına getirilir. Burada HCO3- tekrar alyuvarlara gelerek H+ ile birleşir H2CO3 oluşur.
Karbonik Anhidrazın etkisiyle H2CO3 , H2O ve CO2 ayrışır. Serbest kalan CO2 difüzyonla önce kan plazmasına oradanda Akciğer alveollerine taşınır.
Serbest kalan CO2 nefes vermeyle dışarı atılır.  
 

AKCİĞERLERİN YAPISI: Akciğerler çok sayıda hava keseciğinin belli bir düzen içinde birbirleriyle birleşmesiyle kurulmuş bir organdır. “Alveol” denilen bu keseciklerin sayısı erişkin bir insanda 300 milyon kadardır. Bu 300 milyon hava keseceği yani alveol, akciğerlere gelen kanın temizlenmesi, yani karbondioksitten temizlenip oksijen yönünden zenginleşmesi için yaklaşık olarak 70 – 100 metre karelik bir alan, bir havalandırma yüzeyi oluştururlar. Her bir hava keseciğinin çapı 200 – 300 mikron kadardır. Anımsanacağı gibi nefes borusu önce esas bronşa ayrılmaktadır. Daha sonra her esas bronş

akciğer loplarına giden dallara, bu dallar da akciğer loplarını kuran lopçuklara giden dallara bölünmektedir. Bu bölünmeleri şöyle sıralayabiliriz. Birinci bölünmede nefes borusundan esas bronşlar ayrılır. İkinci bölünmede esas bronşlardan loplara gidenbronşlarayrılır. Bunlara ‘İkincil bronşlar’ diyelim. İkincil bronşlardan da üçüncü bir bölünme ile lopçuklara giden ‘Üçüncül bronşlar’ ayrılırlar. Üçüncül bronşlar bundan sonra lopçuklara girerler “Bronşiol” [bronşçuk) adını alırlar. Esas bronşlarda, ikincil bronşlarda ve üçüncül bronşlarda kıkırdak bulunur. Fakat üçüncül bronşların lopçuklar içindeki uzantısı olan bronşiollerin yapısında artık kıkırdak dokusu bulunmaz.

Bronşioller hava keseciklerine ulaşmak için daha ileri bölünmelere uğrarlar. Bu bölünmeler sırasında gitgide incelmekte olan şu yapılar sırayla ortaya çıkarlar. ‘Terminal bronşiol’, ‘Respiratuar bronşiol’, ‘Terminal respiratuar bronşiol’ ve ‘Hava borucuğu’. Hava borucukları birkaç hava kesesine açılırlar. Hava keselerine çok sayıda ‘Hava keseciği’, yani alveol açılır. Bazı hava kesecikleri hava borucuklarına ve terminal respiratuar bronşiollere de açılırlar. Buraya kadar anlattıklarımıza dayanarak akciğerleri büyük bir çınar ağacına benzetebiliriz. Bu çınar ağacının her bir yaprağı akciğerin her bir hava keseciğine eşittir. Çınar ağacı yaprakları aracılığıyla, insan organizması da akciğerlerin-deki hava kesecikleriyle solunum yapar. Ağacın gövdesini nefes borusuna benzetebiliriz. Gövdeden ayrılan büyük dalları ve bunlardan ayrılan çok sayıdaki daha ince dalları bronşlara, bronşiollere ve daha küçük hava iletim kanalcıklarına benzetebiliriz.

NEFES DARLIĞI : DYSPNOE

Nefes darlığı her türlü solunum  güçlüğünü anlatmak için kullanılan bir terimdir. Hasta genellikle yardımcı solunum kasları aracılığıyla soluk alıp verir ve hava açlığı denen bir boğulma duygusuna kapılır.Çoğu durumda Nefes darlığı daha derin soluk alıp verme ve daha sık soluma biçiminde ortaya çıkar. Ama solumanın seyrekleştiği ya da normal sıklıkta kaldığı nefes darlıkları da vardır. Olguların çoğunda hasta soluma güçlüğünü duyar, yani hava açlığının farkındadır, ama bazen, Örneğin bilinç kaybı söz konusuysa bu Öznel duygu bulunmayabilir. Nefes darlıklarının birçok türünde hasta yatar konumda duramaz, solunum kaslarının kolay çalışması için oturur ya da yarı oturur bir konum almak zorundadır. Nefes darlığı normal solumanın engellenmesine ya da kandaki oksijen gereksiniminin artmasına bağlı olarak solunumun zorlamalı hale gelmesidir.

NEFES DARLIĞI TİPLERİ :

Nefes darlıkları başlıca özelliklerine göre iki grupta incelenebilir:

1-Zorlamalı soluk alma ve zorlamalı soluk verme :   Zorlamalı soluk alma: Soluk alma süresiyle soluk verme süresi arasındaki normal oran (5:6) bozulmuş, soluk alma süresi uzamıştır. Ayrıca soluk alma zorlaşmış ve gürültülü hale gelmiştir. Yardımcı solunum kasları (boyun, göğüs, karın kasları) da soluk almaya katılmaktadır. Bu tür nefes darlığı genellikle havanın solunum yollarından geçişini zorlaştıran bir engelin varlığında ortaya çıkar; örneğin gırtlak ya da nefes borusu darlığında durum böyledir.Zorlamalı soluk verme: Soluk verme süresi uzamış, soluk verme zor ve gürültülü hale gelmiştir. Başta karın kasları olmak üzere yardımcı solunum kasları da soluk verme eylemine katılmaktadır. Bu tür nefes darlığı akciğer anfizemi gibi akciğer dokusunun esnekliğinin azaldığı ya da Astım  gibi küçük bronşlarda spazma bağlı olarak havanın hava keseciklerinden (alveol) çıkmasının engellendiği durumlarda ortaya çıkar.

2- Nöbetler halinde gelen Nefes darlığı: Normal soluma dönemleri arasında nöbetler halinde ortaya çıkar. Kalp Astımında, Akciğer ödeminde, üremiye bağlı astımda ve gırtlak spazmında vb görülür. Ama bu tür nefes darlığının en tipik Örneği bronş astımıdır( Astma Bronchiale ) . Bu hastalıkta nöbetler genellikle geceleri tutar, 10 dakikadan birkaç saate kadar sürebilir. Önce yapışkan, daha sonra hafif köpüklü beyaz bir balgam  çıkarılmasıyla nöbet sona erer. Nöbetin günlerce sürmesi status asthmaticus (astım durumu) olarak bilinir.

3- Sürekli nefes darlığı : Genellikle ağır kalp, dolaşım ve solunum yetmezliklerinin ileri evrelerinde görülür.
 
 
SOLUMA GÜÇLÜĞÜ OLARAK TA TANIMLANAN NEFES DARLIĞI (DYSPNOE)  NEDİR ?

Nefes darlığı  , Hekimden yardım istemeyi gerektiren ve sık rastlanan belirtilerden biridir. Her şeyden önce nefes darlığını doğru tanımlamak gerekir. Nefes darlığı hızlı soluma anlamına gelen ’’ takipnoe ” değildir ; metabolizmanın artmasına bağlı olarak daha sık ve derin soluma anlamına gelen ’’ hiperpne ” de değildir. Nefes darlığı öznel bir olgudur; hasta bilinçli bir biçimde, nefes alma çabasını güçlendirmeye çalışır. Akciğerlerin yeterli oksijen sağlayamadığı durumlarda ortaya çıkar. Solunum güçlükle ve rahatsız bir biçimde gerçekleşir. 
 
Bronşiyal Astım Nefes darlığı (soluma güçlüğü), öksürük ve bazen de koyu kıvamlı balgam  çıkarmayla seyreden, akut ya da subakut dönemlerle belirlenen bir hastalıktır. Belirtileri, bronş duvarındaki kasların yaygın kasılmasına bağlıdır. Kasılmayla birlikte bronş kanalını daraltan mukoza şişmesi (ödemi) gözlenir. Ayrıca, hafif yapışkan özellikte, koyu kıvamlı bir salgı üreten solunum yollan bezlerinin işlevi de artar.

NEDENLERİ :
Astımın dış ve iç nedenlere bağlı iki türü bilinir. Organizmaya dışarıdan giren alerjik nitelikli etkenler dış nedenlere bağlı astıma; enfeksiyonlardaki gibi hastanın vücudunda bulunan etkenler ise iç nedenlere bağlı astıma yol açar.
Bronşiyal astım daha çok alerjik bir hastalık olarak bilinir, ama hastalığın Üçüncü bir türünden daha söz edilmelidir. Astım olgularının üçüncü türü, solunum yolu enfeksiyonlarının kötü sonuçlarına bağlıdır, bu durum özellikle çok genç ya da çok yaşlı kişilerde görülür. Etkenleri genellikle bakteri ya da viruslar olan Enfeksiyonlar  sıradan bir soğuk algınlığındaki gibi göreceli hafif gidişli olabilir. Ama görünürde çok sıradan olan bu hastalık tabloları sessizce astıma doğru ilerler. Bronşiyal astımı olan hastaların üçte birinde, ruhsal ve duygusal gerginlikler de önemli bir neden oluşturmaktadır. Bronşiyal astımla ruhsal süreçler arasındaki karşılıklı etkileşim oldukça karmaşıktır. Duygusal değişimler astım nöbetlerim başlatmakla kalmaz, aynı zamanda alerjik ya da enfeksiyona bağlı astım biçimlerinin şiddetini artırarak ya da azaltarak nöbetlerin klinik tablosunu da değiştirebilirler. Bronşiyal astım yaşamın herhangi bir döneminde ortaya çıkabilir, ama olguların üçte biri ergenlik döneminden önce başlar ve ileri yaşlarda sıklığı azalır. Kentsel alanlarda yaşayanlara oranla, kırsal bölge nüfusunda daha az görülür; hava kirliliği  oranı yüksek olan ortamlarda Çalışan ya da yaşayanlarda daha yaygın dır.
 
 
BELİRTİLERİ :

Hastalığın başlangıcı birden başlayan astım nöbeti biçiminde olabilir. Ama nöbet öncesinde, hafif bir soğuk algınlığına benzeyen bazı geçici belirtiler de görülebilir. Göğüs kemiği çevresinde ağrı nöbeti, bronşlarda balgam artışı, solunum  güçlüğü, göğüste baskı duygusu gibi bulguların kaynağı bazı kokular, bazı maddeler ya da hayvanlar olabilir. Huzursuz, sıkıntılı, çöküntü içinde ve uykusuz olan hasta astım nöbetinin ilk belirtilerini genellikle iyi tanır. Astım nöbetinin en sık görülen ilk bulgularından biri koku duyusunun yitirilmesidir; nöbetin sonlarına doğru bu duyu genellikle geri gelir. Nöbetlerin tipik tablosu balgamsız hırıltılı bir solunum, göğüste sıkışma ve boğulma duygusu ile başlar; daha sonra boğulma duygusu, sıkıntılı bir hava açlığına dönüşür, hasta giderek artan bir korkuyla tüm çabalarına karşın, etkili solunum yapamaz, göğüs kafesinin genişlemesinin engellendiğini zanneder. Korkulu, gergin ve huzursuz olan hasta, solunumunu kolaylaştıracak bir konum arar. Yataktaysa, kollarını şilteye doğru uzatıp, omuzlarını yüksek tutmaya çalışarak oturur; ayaktaysa hava arayışı içinde sıkıntılı bir şekilde dönüp durur, pencereden dışarı sarkar ya da bir sandalyeye ata biner konumda oturarak, yardımcı solunum kaslarının işini kolaylaştıracak biçimde sandalyenin sırt kısmını sıkıca sarar. Yüzü solgunlaşır ve moranr, gözleri dışarı fırlar, konuşma güçlüğü çeker. Boyun, göğüs ve karındaki yardımcı solunum kasları gergindir; genişleyen göğüs kafesi yalnız çok yüzeysel ve sınırlı solunum hareketleri yapar. Soluk alma kısa sürelidir, çok az hava alabilir ve aldığı havayı hemen dışarı verir. Solunum yollan gerilmiş olduğu için, hava zorlukla dışarı verilirken ıslık gibi bir ses çıkar.
Bronşiyal astım nöbetlerinin süresi oldukça değişkendir: Birkaç dakikadan birkaç saate kadar uzayabilir. Solunum yavaş yavaş normale döner, sıkıntı yerini bir rahatlama duygusuna biralar. Ağır tehlike şimdilik aşılmıştır, yüz çizgileri yumuşar, öksürükle birlikte son derece yapışkan, beyaz renkli bir balgam çıkarılır; kas gerginliği kaybolur. Derin bir yorgunluk duygusuyla hasta uykuya dalar. Nöbetin sonunda genellikle fazla miktarda açık renkli bir idrar çıkarılır.
Astım krizinin geçmesiyle hasta normale dönerek olağan etkinliklerini sürdürebilir. Ama şiddetli astım türlerinde, nöbetler sık olduğundan nöbet aralarında da en küçük bir güç harcamayla artan soluma güçlüğü ve hırıltılı solunum gibi bazı hafif temel belirtiler sürebilir. Uygun bir biçimde tedavi edilmezse bronşiyal astım, nöbetler halinde gelen bir hastalık olmaktan çıkıp, kalıcı bir hal alır ve gerçek bir   ’’ astmatik hastalığa ” dönüşür. Artık solunum güçlüğü süreklidir; hasta her zaman hırıltılı olan öksürükle bronşlarda sürekli bulunan balgamı atmaya çalışır; en ufak bir yorgunluk, heyecan, ısı değişimi, hastalık belirtilerinin şiddetlenmesine yol açar.
ASTIM NÖBETİ  NEDENLERİ : 
Astım nöbetinin nedenleri tam olarak bilinmemekle birlikte, bazı  kişisel özellikler dikkate alınmalıdır. Bazı insanlar belirli Alerji  uyarıcı maddelere (alerjen) karşı aşırı duyarlıdır. Bu durum organizmanın özgün Antikorlar  denen bazı maddeler oluşturmasına neden olur; bunlar daha sonra alerjenlerle karşılaşınca astım nöbetlerini başlatır.
Olguların büyük bir bölümünde solunan hava aracılığıyla akciğerlere ulaşan alerjen madde, hücrelere yapışık olarak bulunan antikorlarla karşılaştığında, akciğer dokusunun tüm bileşenlerinin katıldığı, bir dizi ani gelişen süreç başlar. En ince bronş dallarının çevresindeki dairesel düz kas lifleri kasılarak büzülürler ve böylece hava ile kan  arasında gaz  alışverişinin (karbondioksitin atılarak oksijenin alınması) gerçekleştiği hava keseciklerine (alveol) ulaşan havanın geçtiği alan daralır. Bronşların içini örten mukoza şişer (ödem) ve gergin bir görünüm alarak havanın geçişini daha da zorlaştırır; ayrıca, mukus salgılayan hücrelerin salgılan artar. Bronş mukozasında çok sayıda, mukus salgılayan hücre  vardır; normal koşullarda çok yararlıdırlar, çünkü bunların salgılan solunum yollarını temizler. Astım nöbetlerinde ise yapışkan ve koyu kıvamlı aşırı mukus salgılayarak, zaten kasılmış durumdaki küçük bronşların iyice tıkanmasına ve durumun daha da kötüleşmesine neden olurlar.
Bir astım nöbetini başlatan en önemli süreçler, bronş kaslarının kasılması; mukoza şişmesi (ödem); aşın ve koyu kıvamlı salgılanmasıdır. Bu durum, solunum güçlüğünü, morarmayı (siyanoz), hırıltılı solunumu ve ıslıksı sesleri açıklar. Göğüs kafesi ve Diyafragma  kaslarının gerilmesi göğüs kafesinin hareketlerini güçleştirir. Astım hastası nöbet sırasında, solunum kaslarının tüm güçlerini ortaya koymasını sağlayacak ve havalanma etkinliğini kolaylaştıracak en uygun durumu alır.Alerjik astım nöbetlerinden sorumlu uyaranlar, organizmaya değişik yollardan giren alerjenlerdir. En yaygınlarından en alışılmadık ve az olanlarına kadar çeşitli maddeler alerjen etki gösterebilir; bu maddeler ne kadar yaygın ise bunlarla karşılaşma ve nöbetin başlama olasılığı da o ölçüde fazla olacaktır. Astım olgularının yüzde 80-90′ ında , sorumlu alerjenler havayla solunan maddelerdir (pnömoalerjenler); en yaygın olanları çiçek ve bitki tozları, hay-vanlann üst deri oluşundan, yani kedi, köpek, keçi, at, koyun kıllan ya da kepekleri, atlann yele kılları, yataklarda kullanılan yünler, kuşların tüyleri, tahıl unu, bitkisel lifler (keten, pamuk, kenevir), ev tozlarıdır. Besinlerdeki alerjen maddeler genellikle çocuklardaki astım nöbetlerinden sorumludur, erişkinlerde daha az etkilidirler. Yaygın olarak alerji yapan besinler yumurta, süt ve süt ürünleri, et, balık, sebzelerdir (örneğin ıspanak). Ama astımı ortaya çıkaran tek etkenin besin olması çok az görülen bir durumdur.

TEŞHİS – TANI :
Tipik olgularda bronşiyal astım tanısı zor değildir. Yukarıda tanımlanan ve bu hastalığa özgü belirtilerle seyreden nöbetler, beyaz, incimsi balgam vb belirtiler hastalığın kolayca tanınmasını sağlar. Oysa atipik astım biçimlerinin tamsı daha güçtür; kalp astımı ve boğmaca gibi solunum güçlüğüne yol açan başka hastalıklarla ayırıcı tanı yapılmalıdır.
Alerjik astım tanısı açısından yararlı olan birçok yöntem vardır. Astımı başlatan alerjenlerin araştırılması, gerek deri gerekse solunum yoluyla yapılabilir.
Deri testleri iki tanedir; biri iğne (Prick Test) ya da çizme (Scratch Test) ile yapılan deri tepkimesi, öteki ise deri içi (intradermal) tepkimedir. İğne testi, aler-jen olduğu düşünülen maddenin derinin çizildiği noktaya verilmesidir, ikinci test ise deri içine az miktarda alerjen şırınga edilerek yapılır. Kurdeşen döküntülerine benzeyen kızarıklık  (eritem) ve şişliğin görülmesi olumlu tepkime anlamına gelir; bu belirtiler 10-20 dakika içinde en yüksek düzeye ulaşır ve 1-2 saat sonra kaybolur. Kuşkulu olgularda sonuçlan yorumlamaya yardım eden kaşıntı da ek bir belirtidir. Antihistaminikler, kortizon ve bazılarına göre tüm antiastmatikler bu tepkimelerin olumsuz sonuç vermesine neden olur. Bu açıdan alerjik incelemenin her tür tedavinin kesilmesinden 26-30 gün sonra, astım nöbeti ya da hastalık belirtisi görülmeyen bir zamanda yapılması önerilir. Üç yaşın altındaki çocuklarda alerji testleri, genellikle güvenilir sonuçlar vermez. Alerjenlerin solunum yoluyla araştırılmasında, astım nöbetlerinden sorumlu olduğu düşünülen maddeler hastaya solunum yoluyla verilir. Solumadan Önce ve sonra yapılan işlevsel deney sonuçlan karşılaştırılır. Olumlu sonuçlanan olgularda, göğüs kafesi ve akciğer esnekliğinde azalma, hava akımına dirençte artma olduğu anlaşılır. Solunum yoluyla yapılan testler çok karmaşıktır. Gene oldukça karmaşık olan başka testler de vardır. Hasta serumunun sağlıklı bir kişinin derisi içine şırınga edilmesi ve daha sonra da alerjen olduğu sanılan maddenin aynı kişiye verilmesiyle yapılan Prausnitz -Küstner testi; IgE denilen özgün immünoglobülinlerin serum düzeylerinin saptanması; insan lökositi çözeltisinden histamin serbestleşmesi testi; bazofillerin degranülasyonu testi bunlardan bazısıdır. Kanda Eozinofillerin (bir eritrosit türü) sayımı tanı açısından yararlıdır. Hastalığın ara dönemlerinde bu hücrelerin sayısı genellikle yüksektir.Eritrositlerin gerilmesiyle kesecik içi basınç yükselmesi oluşur.. Uzun zaman da , Akciğer Amfizemi Kalp ya da Kalp-Akciğer yetmezliğine yol açar. Bronşi-yal astımın çok sık görülmeyen bir başka komplikasyonu astım nöbetleri sırasında hava kesecikleri içinde oluşan basınç yükselmesi sonucunda amfizemli alanlardaki kabarcıkların yırtılmasıyla akciğer zarı (plevra) boşluğuna hava girmesidir (pnömotoraks). Son olarak zatürree gelişebilir; amfizemle birlikte olduğunda oldukça ağır seyreder ve kronik astımlılarda sık görülen bir ölüm  nedenini oluşturur

PROGNOZU : HASTALIĞIN GİDİŞİ 
Bronşiyal astımın gidişi çok değişkendir. Zamanla ve uygun tedavi sonrasında bütünüyle iyileşen hastalar sık görülmez. İlk ya da ikinci çocukluk evresinde başlayan hastalığın erişkin evrede ortadan kalktığı bazı olgular olabilir. Astım nöbetinin ürkütücü boyutlarına karşın, ölümle sonuçlanan olguların sayısı çok azdır.
TEDAVİ :
Tedavi de Mutlaka Göğüs Hastalıkları  Uzmanı bir Hekime gidilmelidir. Astımda tedavinin iki amacı vardır: 1) Bronş kaslarının kasılmasının giderilmesi, bronş mukozasında ödemin ve mukus salgısının azaltılmasıyla astım nöbetinin denetlenmesi (semptomatik tedavi); 2) duyarlı olunan etkenlerden (çiçek tozları, ev tozları vb.) korunarak duyarsızlaştırma, ruhsal etkenlerin belirleyici olduğu olgularda ruhsal tedavi ile nedenlerin ortadan kaldınlması (özgül tedavi).
Duyarsızlaştırma tedavisinde alerjik madde özütü giderek artan dozlarda hastaya enjekte edilir. Tedavi organizmanın söz konusu maddeye duyarlılığının ortadan kalkmasına değin sürer. Başarılı bir sonucun elde edilebilmesi için bu tedavinin en az 3-4 yıl sürdürülmesi gerekir. Bronş enfeksiyonlanyla birlikte görülen, içsel etkenlere bağlı Astım biçimlerinde en etkili koruyucu tedavi, Antibiyotik tedavisidir. En uygun Antibiyotikler geniş spektrumlu olanlar ve bronş kasılmalarını ağırlaştıracak yerel duyarlılık süreçlerine yol açmayanlardır.
Ruhsal tedavi özellikle çocukların Bronşiyal Astımlarında yararlıdır, bu çocuklarda ruhsal etkenin hastalığın en önemli nedeni olduğu ortaya konmuştur. Bu gibi durumlarda ortam değişikliklerini öngören bir tedavi yaklaşımı çok iyi sonuçlar verir.
Bazı olgularda anne babanın da Psikiyatri Uzmanı Hekim muayenesinden geçmesi ve gerekirse tedavi görmesi gerekebilir. Anne babanın duygusal sorunları varsa bunlar çözüme ulaştırılmalıdır. Aksi durumda çocuğun kişiliğinin gelişmesi olumsuz etkilenir, hastalık şiddetlenme eğilimi gösterir. Çocuğun astımında duygusal bileşenlerin bulunmadığı, alerjik ya da enfeksiyona bağlı olduğunda bile anne baba bir psikologla görüşmelidir; böylece reddetme ya da aşırı koruyucu tavırlar geliştirmeden çocuklarının hastalığını gerçekçi bir biçimde kabullenmeleri sağlanabilir.
KOMPLÎKASYONLAR :
En önemli ve sık görülen komplikasyon, akciğerde amfizem gelişimidir. Bu durumda, akciğerin esnek yapısını yitirmesiyle birlikte küçük bronş ve hava keseciklerinde kalıcı bir genişleme görülür.

AKCİĞER HASTALIKLARINDA SOLUNUM GÜÇLÜĞÜNÜN ANLAMI  NEDİR ?

        Solunum  güçlüğü ya da nefes darlığı, akciğer işlevlerinin ileri derecede bozulmasının bir ifadesidir ve her olguda tehlikeli bir işarettir. Soluma güçlüğü , solunumun az ya da çok yetersiz olduğunu belirten bir belirtidir.

AKCİĞER APSESİ:

Akciğerde herhangi bir bölgede gelişen bir iltihabın o bölgedeki akciğer dokusunu öldürmesi sonucu akciğer apsesi oluşur. Apsenin çevresindeki akciğer dokusunda iltihap alam, başka bir anlatımla pnömoni alanı bulunur. Canlılığını kaybeden bu akciğer alanı, bir bronşa açılıp balgam biçiminde atılabilir. Bazen de apse, akciğer zarlarına doğru ilerleyip plevre (akciğer zarij boşluğuna açılır. Böylece içindeki ölü dokular  plevra boşluğuna dökülür ve bir ampiyem gelişir. Bazı durumlarda apse hem bronşa hem de plevra boşluğuna açılır. Bu duruma ‘Bronkoplöral fistül’ denir. Bronkoplöral   fistül  nedeniyle plevra boşluğunda fazla miktarda hava birikmesiyle ’’ Pnömtoraks ’’ denilen durum ortaya çıkar.

Pnömotoraks, yani plevra boşluğunda biriken hava fazla olduğundan, o taraftaki akciğere baskı yapıp onun adeta bir balon gibi sönmesine neden olabilir. Bu da   solunum  olayını olumsuz yönde etkiler. Akciğer apsesi genellikle solunum yollarına mikroplu bir yabancı cismin solunması sonucu oluşur. Bu durum genellikle alkoliklerde ya da komadaki hastalarda görülür. Aynı zamanda bir pnömoni (zatürree) olayı apseye neden olabilir. Akciğer apsesinin belirtileri, pnömoni belirtilerine benzer. Göğüste bir ağrı ortaya çıktığında, plevranın etkilendiği düşünülmelidir. Akciğerlerin röntgeni çekildiğinde, tamamen boşalmış olan bir apsede hava-sıvı düzeyi denilen birbirinden farklı yoğunlukta iki bölge görülür. Bunun yanı sıra bölgenin pnömonik özelliği de röntgende görülebilir.

Akciğer apsesinde en çok kullanılan Antibiyotik  , Penisilindir. Günümüzdeki etkin Antibiyotikler  nedeniyle cerrahi girişimlere pek az gerek duyulmaktadır.

PNÖMOTORAKS:

Akciğer zarları arasındaki boşluğa (plevra boşluğuna) hava birikmesi olayına pnömotoraks denilmektedir. Pnömotoraks çeşitli nedenlere bağlı olarak gelişebilir. Bir yanıyla bronşa açılmış olan bir akciğer apsesi veya kaverni diğer yanıyla da plevra boşluğuna açılırsa pnömotoraks oluşur. Bu olaya   ’’ Bronkoplevral fistül” denilmektedir. Akciğerdeki bazı hava keseciklerinin plevra boşluğuna doğru patlamaları da pnömotoraksa neden olmaktadır. Göğüse gelen delici darbeler nedeniyle plevra boşluğu ile atmosfer arasında bir bağlantının kurulması ve böylece plevra boşluğuna hava sızması pnömotoraksa neden olur. Hangi taraftaki plevraya hava birikirse biriken bu havanın basıncı ile o taraftaki akciğerler yeterince şişemez, dolayısıyla sönmeye başlarlar. Bu durum o taraftaki akciğerin yavaş yavaş solunum  olayının dışında kalmasına neden olur. Pnömotoraksın belirtileri, olayın gelişme hızına ve büyüklüğüne göre hafif belirtilerden, hayatı tehdit eden Şok  tablosuna kadar değişen bir spektrum içinde çeşitli belirtilere neden olur. Aniden oluşan şiddetli bir Göğüs ağrısı , nefes darlığı ve öksürük  genellikle en erken rastlanan belirtilerdir. Ağrı omuza veya karna vurabilir. Fakat genellikle olayın geçtiği göğüs bölgesindedir. Pnömotoraks yavaş gelişiyorsa veya biriken hava miktarı az ise belirtiler çok hafif olabilir. Hafif bir pnömotoraks olayında özel bir tedaviye gerek yoktur. Birikmiş olan hava kendiliğinden kaybolur. Fakat biriken hava fazlaysa bu durumda özel drenaj yöntemleriyle boşaltılması gerekmektedir. Bu arada pnömotoraksı yaratan nedene yönelik girişimler de gereklidir.
 
PLÖREZİ:

Akciğer zarlarının (plevra) çeşitli nedenlere bağlı olarak iltihaplanması olayına Plörezi  denilmektedir. İltihabı yaratan etkenler ya doğrudan doğruya akciğerlerden gelirler, yani akciğerdeki bir iltihabi olay zarlara kadar ulaşır. İltihap etkeni diğer organlardan kan  yoluyla akciğer zarlarına gelebilir. Göğsün delici bir alet ile yaralanmasıyla da iltihap etkeni doğrudan doğruya akciğer zarlarına ulaşmış olur. Bakteriler, virüsler, mantarlar, çeşitli parazitler ve çeşitli kimyasal maddeler iltihap etkeni olarak karşımıza çıkarlar.Hastalığın belirtileri genellikle aniden başlar, özellikle nefes alırken veya öksürürken göğüste batar tarzda ani bir ağrı belirir. Kuru veya balgamlı bir öksürük gelişebilir. Solunum  genellikle yüzeysel fakat hızlıdır.

Tedavi çoğunlukla olayı yaratan nedene yöneliktir. Eğer iltihaba bağlı olarak plevra boşluğuna sıvı birikmiş ve biriken sıvı da hastanın solunumunu olumsuz yönde etkiliyorsa özel drenaj yöntemleriyle bu sıvı boşaltılır.

SİGARA ALIŞKANLIĞINDAN ETKİLENEN HASTALIKLAR:

Akciğer kanseri: Sigara içenlerin, içmeyenlere oranla akciğer kanserine yakalanma olasılıkları 20 kat daha fazladır. Sigaraya ne kadar erken başlanırsa, her gün içilen sigara sayısı ne kadar fazlaysa, her sigara sonuna kadar içilirse ve sigaranın dumanı ne kadar çok akciğerlere çekilirse Kanser  riski o oranda yükselmektedir. Sigaranın akciğer kanserine neden olduğu konusunda artık hiçbir kuşku kalmamıştır. Erkekler arasında en sık rastlanan kanser çeşidi akciğer kanseridir. Son yıllara kadar kadınlarda en sık rastlanan kanser türü de meme kanseriydi. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırmaya göre, kadınlar arasında sigara kullanımının yaygınlaşması nedeniyle 2009 yılında ve sonrasında kadınlarda en sık rastlanacak olan kanser artık meme değil, Akciğer Kanseri  olacaktır.
 
KRONİK BRONŞİT VE ANFİZEM :

        Sigara içenlerde bu hastalıklara daha sık rastlanmaktadır ve bunlardan kaynaklanan ölümler genele oranla 20 kat daha fazla olmaktadır.

Hamilelik : Sigara içen anneler daha düşük  kilolu çocuklar doğurmaktadırlar. Kalp ve damar  hastalıkları: Nikotinin neden olduğu Katekolamin  deşarjı kalbin çalışma yükünü arttırmaktadır. Özellikle koroner Kalp hastaları tek sigara içseler bile kalp ani bir yüklenme ile karşılaşır. Bu da kolaylıkla bir iskemik atak yaratabilmektedir. Bu konu Kalp Hastalıkları bölümünde ayrıntılarıyla incelenmektedir. Sigara, kalp enfarktüsü riskini iki katma çıkarmakta, Damar  Sertliği gelişimini hızlandırmaktadır. Mide Ülseri: Sigara içenlerde mide ülserine daha sık rastlanmaktadır. Halen var olan ülseri daha ağırlaştırmakta, tedaviye dirençli kılmaktadır. Diğer etkiler: Sigara ,ağız, gırtlak, farinks, yemek borusu ve idrar kesesi kanserleriyle de ilgilidir. Akciğer tüberkülozuna sigara içenler de daha sık rastlanmaktadır.

SİGARA VE İNSAN SAĞLIĞI:

Sigara alışkanlığı toplum sağlığını tehdit eden önemli sorunlardan biridir. Kişinin sigaraya başlaması ve bunu bir alışkanlık biçiminde sürdürmesi, çeşitli psikolojik etkenlere bağlıdır. Sigara alışkanlığı her ne kadar kişiden kişiye değişen farklı nedenlere bağlı olarak gelişiyorsa da, yarattığı sorunlar ve riskler sigara içen herkes için aynıdır. Akciğer kanseri, kalp ve Damar Hastalıkları üzerindeki sigaranın olumsuz etkileri, artık tartışmasız kabul edilmektedir. Günde 15 sigara içen 30 yaşındaki bir insanın normal yaşam süresinin en az 5 yıl kısaldığı ileri sürülmektedir. Sigara, neden olduğu kalp ve damar ve akciğer hastalıkları ile erken ölümlere neden olmaktadır. Sigara dumanında 800′den fazla zararlı maddeye rastlanmıştır. Sigara içindeki zararlı maddeleri başlıca dört grupta inceleyebiliriz:

1) Karsinojenler ve Kokarsinojenler : Sigara dumanında küçük parçacıklar halinde katran bulunur. Katran birçok kanser  yapıcı (karsinojen) ve kanseri kolaylaştırıcı (kokarsinojen) madde içerir. Karsinojen ve kokarsinojen maddeler, sigara içenlerde akciğer kanserlerinin daha sık görülmesine neden olmaktadır.

2) Nikotin: Nikotin özellikle sinir sistemi üzerine etkilidir. Vücuttaki katekolamin  deşarjını çoğaltır. Katekolaminlerin ortaya çıkması özellikle kalp-damar sistemi üzerine etkilidr. Katekolaminlerin etkisiyle kalp atışlarında hızlanma, kan damarlarının daralması, kan basıncının yükselmesi ve bütün bunların sonucu olarak da kalbin çalışma yükünün arttığı görülür. Nikotin diğer yandan kandaki serbest yağ asitlerinin miktarında trombositlerin yapışkanlıklarında bir artmaya neden olur.

3) Zehirli gazlar: Sigara dumanında çeşitli zehirli gazlar bulunur. Bunlar içinde Karbonmonoksit (CO) en önemlisidir. Karbonmonoksit  eritrositlerdeki hemoglobine bağlanarak karbominohemoglobin oluştururlar. Hemoglobinin bu şekli eritrositlerin oksijen taşıma yeteneklerini azaltır.

4) Tahriş  edici maddeler: Tahriş edici maddeler bronşların daralmasına ve öksürüğe neden olmaktadır.
Sağlıklı Günler Dileği, İle….

Bu Yazıyı Paylaş: Aşağıdaki simgeler kullanıcılarının web sitelerini paylaştığı ve yeni web sitelerini keşfettiği sitelere gider.
  • Oylabunu
  • del.icio.us
  • Digg
  • StumbleUpon
  • Technorati
  • Furl
  • YahooMyWeb
  • Tusul
  • 100puan

Benzer Konular